İran’ın Nükleer Rüyası: Batı Desteğinden Küresel Endişeye Uzanan Bir Yolculuk
Bugünlerde İran’ın nükleer programı denince akla ilk gelen genellikle yaptırımlar, gerilim ve uluslararası müzakerelerin karmaşık labirenti oluyor. Oysa bu hikayenin başlangıcı, pek de günümüzdeki gibi gerilimli değildi; tam aksine, Batı dünyasının açık desteğiyle atılan temellere dayanıyordu. İran’ın nükleer macerası, tarihsel süreçte dostluktan düşmanlığa, iş birliğinden izolasyona uzanan dramatik bir değişimi temsil ediyor.
Her şey, 1950’li yılların sonlarına, Şah Rıza Pehlevi dönemine dayanıyor. Nükleer enerjinin “barışçıl amaçlarla” kullanımının dünya çapında teşvik edildiği o yıllarda, Amerika Birleşik Devletleri, İran ile ilk nükleer programını başlattı. Başkan Eisenhower’ın “Atom Barış İçin” (Atoms for Peace) programı kapsamında, İran’a nükleer teknoloji transferi yapıldı, uzmanlık paylaşıldı. 1967’de Tahran Nükleer Araştırma Merkezi’nin kurulması ve ABD’li bir şirketin buraya araştırma reaktörü sağlaması, bu iş birliğinin en somut göstergelerindendi.
Hatta 1970’lere gelindiğinde, İran nükleer enerji programını daha da büyütme hevesindeydi. Alman Kraftwerk Union gibi Batılı firmalarla milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzalanıyor, Fransız Eurodif uranyum zenginleştirme tesisinde hisse sahibi olunuyordu. O dönemde, nükleer enerjinin ülkenin kalkınmasına katkıda bulunacağı inancı hakimdi ve Batı, bu vizyona ortak oluyordu. Düşünsenize, bir ABD başkanı (Gerald Ford), İran’a reaktör yakıtından plütonyum çıkarma tesisi kurma izni veriyor; bu, bugünkü perspektiften bakıldığında neredeyse akıl almaz bir durum.
Ancak rüzgar, 1979 İslam Devrimi ile tersine döndü. Şah’ın devrilmesiyle birlikte, Washington ani bir kararla programa desteğini çekti. Bir zamanlar “ortak” olan Batı, bir anda “düşman” konumuna geçti ve İran, nükleer hedeflerini kendi imkanlarıyla sürdürme kararı aldı. İşte bu noktadan sonra, İran’ın nükleer programı, gizlilik ve uluslararası şüphe bulutlarıyla çevrelenmeye başladı.
1990’larda sahneye Rusya girdi. Batı’nın boşluğunu dolduran Moskova, Tahran’a nükleer uzmanlık ve teknik destek sağlamaya başladı. Ortak araştırma organizasyonları kuruldu, Rusya’nın yardımıyla İran’ın füze programının da geliştiği iddiaları gündeme geldi. Bu yeni iş birliği, uluslararası gözlemcilerin dikkatini daha da artırdı.
2000’li yıllara gelindiğinde, İran’ın gizli nükleer çalışmalarının ifşa edilmesiyle, program uluslararası bir krize dönüştü. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yaptırımları peş peşe geldi. Dünya, İran’ın nükleer silah elde etme potansiyeli karşısında büyük bir endişeye kapılmıştı. Bu gerilim, 2015’te Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşmayla bir nebze olsun dindi. Anlaşma, İran’ın nükleer faaliyetlerini kısıtlaması karşılığında yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Diplomasinin bir zaferi olarak görülen bu adım, umut vericiydi.
Fakat 2018’de ABD’nin anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle, nükleer rüya tekrar kabusa döndü. Yaptırımlar geri geldi, İran da anlaşmadaki taahhütlerini azaltmaya başladı. Bugün geldiğimiz noktada, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi önemli ölçüde artmış durumda ve küresel endişeler hala sıcaklığını koruyor.
İran’ın nükleer programı, uluslararası ilişkilerde güven, şeffaflık ve güç dengelerinin nasıl değişebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Bir zamanlar Batı’nın eliyle kurulan bu programın, bugün Batı’nın en büyük güvenlik endişelerinden biri haline gelmesi, tarihin ironik bir cilvesi olarak önümüzde duruyor. Bu karmaşık hikayede, diplomasinin ve karşılıklı güven inşasının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Zira geçmişte atılan yanlış adımlar ve güven eksikliği, bölgesel ve küresel istikrarı derinden etkileme potansiyeli taşıyor.